Ekonomi Kimin İçin Düzgün?

Abone Ol

Devlet Kasasını Dolduruyor, Vatandaşın Cebi Boşalıyor!

Ekonomi gerçekten düzgün mü?

Kâğıt üzerindeki rakamları bir kenara bırakalım. Saraylardan, makam odalarından, korunaklı hayatların içinden değil; pazara çıkan vatandaştan, emeklinin sofrasından, asgari ücretlinin cebinden, kira ödeyen kiracıdan, çocuğunun okul masrafını karşılamaya çalışan aileden soralım.

“Ekonomi nasıl?”

Cevap çok net:

Geçim zor. Hayat pahalı. Alım gücü düşük. Gelecek kaygısı büyük.

Enflasyon yükseldikçe yalnızca fiyatlar artmıyor. Devletin vergi gelirleri de birçok kalemde artıyor. Vatandaş aynı ürüne daha fazla para ödüyor, ödediği paranın içinde daha fazla vergi taşıyor.

KDV'si, ÖTV'si, gelir vergisi, damga vergisi, harçları, çeşitli kesintileri…

Vatandaşın sırtında adeta görünmez bir vergi yükü var.

Devlet tahsilatını yapıyor, vatandaş ise geçimini düşünmeye devam ediyor.

ZENGİN DAHA ZENGİN, FAKİR DAHA FAKİR

Türkiye'de asıl tartışılması gereken mesele sadece enflasyon oranı değildir.

Asıl mesele gelirin nasıl dağıldığıdır.

Çünkü aynı ekonomik şartlar herkes için aynı sonucu doğurmuyor.

Parası olan yatırım yapıyor, mülk alıyor, sermayesini büyütüyor.

Dar gelirli ise maaşını aldığı gün daha önce yaptığı borçları kapatıyor. Kirasını ödüyor, faturasını yatırıyor, mutfak masrafını karşılamaya çalışıyor.

Ay sonuna gelmeden para bitiyor.

Bazı vatandaşlar için “tasarruf” kelimesi artık lüks haline gelmiş durumda.

Çünkü tasarruf edebilmek için önce artan bir gelirinizin olması gerekir.

EMEKLİ ÇALIŞSA DA GEÇİNEMİYOR, ÇALIŞMASA DA…

Emeklinin hali ise ayrı bir yara.

Yıllarca çalışan, prim ödeyen, ülkenin ekonomisine katkı sağlayan milyonlarca emekli bugün hayatının en huzurlu dönemini yaşaması gerekirken geçim hesabı yapıyor.

“Bu ay kirayı nasıl ödeyeceğim?”

“Pazardan ne alabilirim?”

“Elektrik ve doğalgaz faturası ne kadar gelecek?”

“İlaç ve diğer ihtiyaçları nasıl karşılayacağım?”

Bu sorular emekliliğin değil, hayatta kalma mücadelesinin sorularıdır.

MEMUR İDARE EDİYOR AMA REFAH YOK

Memur da farklı bir noktada değil.

Belki tamamen açlık sınırında olmayabilir; fakat mesele yalnızca karnını doyurmak değildir.

İnsanların insanca yaşayabilmesi, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunabilmesi, yılda birkaç gün tatil yapabilmesi, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi de refahın parçasıdır.

Sadece ay sonunu getirmek ekonomik başarı değildir.

Bir toplumun büyük bölümü maaşını aldığı gün gelecek ayın hesabını yapıyorsa, burada refah sorununu konuşmak zorundayız.

SOSYAL YARDIM, ÇÖZÜM DEĞİL; ALARM ZİLİDİR

Sosyal yardım elbette ihtiyaç sahibine ulaştırılmalıdır.

Ancak milyonlarca insanın sürekli yardıma ihtiyaç duyduğu bir ekonomik düzen sürdürülebilir değildir.

İnsanların yardım bekleyen değil, kendi emeğiyle hayatını kurabilen bireyler haline gelmesi gerekir.

Vatandaşa balık vermek kadar, hatta ondan daha önemlisi, vatandaşın kendi balığını tutabileceği ekonomik düzeni kurmaktır.

PEKİ ÇÖZÜM NE?

Çözüm, vatandaştan daha fazla vergi almak değildir.

Çözüm, sürekli yeni zamlar yapmak değildir.

Çözüm, dar gelirlinin sırtına daha fazla yük bindirmek hiç değildir.

Çözüm israfı önlemektir.

Çözüm kamu kaynaklarının nereye harcandığını şeffaflaştırmaktır.

Çözüm yolsuzlukla mücadeleyi tavizsiz hale getirmektir.

Çözüm kamu kaynaklarını gerçek ihtiyaçlara yönlendirmektir.

Çözüm gelir dağılımında adaleti sağlamaktır.

Çünkü devletin görevi yalnızca vergi toplamak değildir.

Devletin görevi, topladığı kaynağı adaletli, şeffaf ve verimli biçimde kullanmaktır.

BU ÜLKEDE SORUN PARA YOKLUĞU MU, ADALETSİZLİK Mİ?

Türkiye'nin en büyük ekonomik problemlerinden biri belki de paranın hiç olmaması değil; kaynakların nasıl dağıtıldığı ve kimlerin ekonomik yükü ne kadar taşıdığıdır.

Bir tarafta servetine servet katanlar…

Diğer tarafta ayın sonunu getiremeyen milyonlar…

Bir tarafta lüks ve sınırsız harcama tartışmaları…

Diğer tarafta pazar filesine birkaç ürün koyabilmek için hesap yapan vatandaş…

Bu tabloyu görmezden gelerek “ekonomi iyi” demek, vatandaşın yaşadığı gerçeği değiştirmez.

Çünkü ekonominin gerçek göstergesi sadece tablolar değildir.

Ekonominin gerçek göstergesi mutfaktır.

Pazardır.

Kiradır.

Faturadır.

Emeklinin maaşıdır.

Memurun alım gücüdür.

İşsizin umududur.

Çocuğunun geleceği için kaygılanan anne babadır.

ARTIK RAKAMLARDAN ÇOK İNSANLARA BAKMA ZAMANI

Ülkeyi yönetenlerin ekonomik sıkıntı yaşayıp yaşamadığı üzerinden bir tartışma yürütmekten daha önemli olan şudur:

Vatandaş ekonomik sıkıntı yaşıyor mu?

Eğer geniş bir kesim geçim derdi içindeyse, yönetim bunun üzerine düşünmek zorundadır.

Çünkü devletin büyümesi, vatandaşın küçülmesi pahasına olmamalıdır.

Vergi gelirleri artarken vatandaşın alım gücü düşüyorsa, burada ekonomik adalet yeniden sorgulanmalıdır.

Devlet güçlü olmalıdır.

Ama vatandaş da güçlü olmalıdır.

Devletin kasası dolarken vatandaşın cebi boşalıyorsa, ortada sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal adalet meselesi vardır.

Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla yük değil;

daha fazla adalet, daha fazla şeffaflık, daha az israf, daha güçlü denetim ve emeğin karşılığını alabildiği bir ekonomik düzendir.

Çünkü vatandaşın istediği lüks değil.

İnsanca yaşamak.

Ve bunun adı da sadece “ekonomik büyüme” değil,

refahtır.

Refah ise birkaç kişinin değil, toplumun geniş kesimlerinin hayatına yansımıyorsa gerçek anlamda refah değildir.

Bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:

“Devlet büyürken vatandaş neden küçülüyor?”

Bu sorunun cevabı verilmeden, Türkiye'nin ekonomik sorunlarının çözüldüğünü söylemek mümkün değildir.

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }