Fındık Tarlasından Tribünlere

Abone Ol

"Ne mutlu şuyum diyene", "Ne mutlu şuna inanıyorum diyene", "Ne mutlu burada yaşıyorum diyene"... Ne mutlu, ne mutlu... Peki ya diğerleri? Senden olmadıkları, senin gibi düşünemedikleri ya da senin gibi doğmadıkları için mutsuz mu olmalı, yoksa mutsuzluğa mahkûm mu edilmeli?

Kendi varlığını bir kalıba sığdırıp o kalıbın dışındakileri yok sayan, kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan bu böbürlenme ajitasyonu, toplumsal çürümemizin en yalın özetidir. Oysa asıl erdem bir kimliğin, bir ırkın ya da bir aidiyetin arkasına sığınmakta değil; aklın, vicdanın ve sorgulamanın kapısını aralayabilmektedir. Bu topraklarda tek bir gerçek övgü cümlesi kalacaksa eğer, o da şudur: "Ne mutlu düşünebiliyorum diyene!"

Evet yaa! "Ne mutlu düşünebiliyorum diyene!" kısmını neden atlamışız hala da atlıyoruz yıllardır. Neler kaybettiğimizi bir düşünsenize… Onun yerine neleri koymuşuz? Oysa toplumu ayağa kaldıracak olan şey; boş gurur sloganları değil, insanı insan yapan evrensel değerlerdir. "Ne mutlu ahlaklıyım, dürüstüm, adilim" diyebilmektir asıl mesele. Ne mutlu okuyorum, araştırıyorum, sorguluyorum, dünyayı ve insanı anlamaya çalışıyorum diyebilmek...

Ne mutlu bir ağacın gölgesine, bir sokak hayvanının yaşam hakkına, doğanın dengesine saygı duyabiliyorum; kibarım, incelikliyim, ötekini incitmeden yaşayabiliyorum diyebilmek! Bir insanı ve bir toplumu gerçekten yücelten şey, doğduğu coğrafya ya da taşıdığı etiketler değil; doğaya, canlıya ve insana kattığı bu estetik ve vicdani değerdir. Asıl fayda, asıl güç ve asıl geleceğe miras kalacak olan işte bu duruştur.

Oysa bugün içinde boğulduğumuz gerçeklik, bu insani duruştan ne kadar uzak olduğumuzu her gün yüzümüze vuruyor. Kendimizi kandırmayı bırakmanın vakti geldi de geçiyor. Yıllardır beslenen, büyütülen ve "öteki" üzerinden varlık bulan ayrıştırıcı zihniyet; bugün ne münferit bir olaydır ne de tesadüf. Zonguldak'ın fındık bahçelerinde alın teri döken mevsimlik işçilerin maruz kaldığı ayrımcı nefretle, tribünlerde Amedspor üzerinden yükselen linç korosu aynı zehirli pınardan besleniyor.

Bizler yıllarca "Anadolu hoşgörüsü", "misafirperverlik", "yoksula ve kimsesize kucak açan medeniyet" masallarıyla avunduk sonra da oturup o masallara ilk biz inandık. Hep mi mükemmeldik? Kendimize yalanlar söylemedik mi? Oysa bazı gerçekliklerimiz var ki, yen içinde kalan kırık kol gibi her fırsatta canımızı yakmadı mı? Toplumsal yapımız, tarihsel süreçte bir inancı, bir ırkı, bir kimliği diğerinden üstün tutan; kendinden olmayanı ezen, yok sayan aşağılayan bir anlayışla zedelenmedi mi? Bugün stadyumlarda yankılanan ırkçı tezahüratlar ya da tarlalardaki nefret söylemleri, bu tarihsel inkârın ve cehaletin sokağa yansımış hali değil mi?

Bu nefret iklimi karşısında kamuoyunun ve devlet organlarının takındığı silik tavır kabul edilemez. En üst perdeden son derece net, tavizsiz ve sert tepkiler verilmek zorundadır. Çoğu zaman bu durumları "kitle psikolojisi", "tribün hırsı" ya da "birkaç kendini bilmezin provokasyonu" diyerek geçiştirmeye çalışıyoruz. Oysa suçun kitlesel işlenmiş olması, o suçu asla masumlaştırmaz! Bir stadyum dolusu insanın ya da bir grubun aynı anda ırkçı veya linççi bir koroya dönüşmesi, faillere cezasızlık zırhı kazandırmamalıdır.

İnsanlar grup psikolojisinin arkasına sığındıklarında, baskıladıkları veya meşru ortam bulamadıkları gerçek iç benliklerini sergilerler. "Biz aslında böyle değiliz" söylemi koca bir yalandan ibarettir. Eğer cehaleti kıramıyorsak, özümüzü yansıttığımız yer tam da bu linç ve nefret alanlarıysa, toplumsal yapımızla yüzleşmek zorundayız. Hangi kesimden, hangi gruptan gelirse gelsin nefret suçlarına sıfır tolerans tanınmalı, caydırıcı ve belirgin cezalar derhal uygulanmalıdır.

Eğer aklımızı faşizmin dürtüleriyle değil de felsefenin ilkeleriyle yüzleştirseydik; bugün hangi ders kitabımızda Kürt varlığını, kültürünü yansıtan tek bir cümle var mı, diye sorabilirdik. Hani nerede bu coğrafyanın Kürt yazarları, şairleri, devlet adamları, sanatçıları? Kim farkında bunların? Batıda, kuzeyde okuyan bu ülkenin çocukları Kürtlerin varlığını, tarihini, kültürünü nereden öğrenecek? Ondan bundan, beş para etmez faşist cahillerden ve tribün magandalarından mı öğrenecekler?

Hazırlanan müfredatların bu bilinçli körlüğü, sokaktaki ve tribündeki faşist zihniyete ihtiyaç duyduğu meşruiyet alanını maalesef açacaktır. Kurumların ve müfredatın görmezden geldiği kimi zaman yok saydığı bir halk, bir inanç her zaman linç kültürüne maruz kalmaya mahkûmdur. Sokaktaki dizginlenemeyen başıboş faşizm kültürü kendini üstün gördükçe ötekini ezmeyi hak görecektir.

Günümüz demokratik anlayışında romantik "Anadolu insaniyeti" söylemlerini bir kenara bırakıp hukuki netliğe geçmek zorundayız. Şifahen söylenen, seçim meydanlarında lafı edilen soyut "kardeşlik" laflarının hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Her yurttaş etnik kimliğiyle, inancıyla veya inançsızlığıyla bu ülkede tam, eşit ve birinci sınıf vatandaş olarak kabul görmeli; bu durum sarsılmaz anayasal ve yasal güvencelere bağlanmalıdır.

Eğitim sistemi baştan aşağı yenilenmeli, okullarda bu toprakların tüm halklarının tarihi, edebiyatı ve birlikte yaşama kültürü zorunlu ders olarak müfredata girmelidir. Yasalar kişiye, gruba veya siyasi konjonktüre göre değil; nefret suçunun üzerine kimden gelirse gelsin amansızca gitmelidir.

Düşman yaratma ve ötekileştirme üzerinden prim yapma dönemi kapanmalıdır. Zonguldak'taki işçinin de, tribündeki Amedspor'un da, Alevi'nin de, Kürt'ün de, inançsızın da güvencesi masallar değil, tarafsız ve katı bir hukuk düzeni olmalıdır. Aksi halde kendi yarattığımız bu nefret sarmalı, övündüğümüz tüm toplumsal değerleri yutmaya devam edecektir.

Ezdikçe, küfür ettikçe, dövdükçe büyüdüğümüzü mü sanıyoruz? Zayıfı ve "ötekini" aşağılayınca gerçekten alkışlanıyor muyuz, yoksa birilerinin nefretine figüran mı oluyoruz? Bu bir güç gösterisi mi, yoksa bayağı bayağı insanlıktan çıkmak mı?

İnsan kendini nerede durdurduğuyla, nerede konumlandırdığıyla belli eder. Bir sürüye katılıp çobanın işaret ettiği yere sürüklenecek misin, yoksa o sürüden ayrılıp kendi aklının, vicdanının peşinden mi gideceksin?

Herkesin aynı şeyi bağırıp aynı nefrette birleştiği yerde durup bir saniye düşünebilmektir aslolan. Kesin yargıların, ezberlenmiş lafların peşine takılmayıp "Bir dakika, biz ne yapıyoruz?" diyebilmektir ahlak. Sürüden ayrı düşünebilme cesaretini gösteremeyen insan, güçlendiğini sanırken aslında başkalarının güttüğü bir kitleye dönüşür; insanlığından eksilir, ufalanıp gider. Ne mutlu "Düşünüyorum" diyenlere...

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }