Sanki Hep Vaktimiz Var Gibi

Abone Ol

“Dünyâya gelen göçer bir bir,
Bir bir şerbetin içer;
Bu bir köprüdür geçer,
Câhiller anı bilmez.”

Yunus Emre'nin bu dizelerini düşündüm geçen gün bir hastane koridorunda.

İnsan, hastanelerde hayatın ne kadar kısa ve ne kadar kırılgan olduğunu daha iyi anlıyor. Birbirini hiç tanımayan insanların aynı koridorda, aynı sessizlik içinde beklediğini görünce insanın aklından türlü düşünceler geçiyor. Kiminin yüzünde endişe, kiminin gözünde umut, kiminin yanında yıllardır birlikte yaşadığı bir insan…

O an çevreme bakarken kendi hayatımı da düşündüm. Gençliğimi, geçen yılları, kendime ayırmadığım zamanları… Ne kadar da hoyrat davranmışız hayata. Hep yarın varmış, hep önümüzde uzun yıllar duruyormuş gibi…

Oysa Yunus Emre yüzyıllar önce söylemiş: “Bu bir köprüdür geçer,” diye.

Belki de insanın en büyük yanılgısı bu: Hep vaktimiz var sanmak.

Gençken sağlığımızın kıymetini bilmiyoruz. Yoruluyoruz ama dinlenmiyoruz. Üzülüyoruz ama kendimizi teselli etmiyoruz. Bir şeyleri hep erteliyoruz. Sevdiklerimize söyleyeceğimiz güzel sözleri, arayacağımız insanları, yapmak istediğimiz şeyleri…

“Sonra yaparım” diyoruz.

Oysa hayatın en büyük yanılsaması belki de şu kelimede saklı: Sonra.

Sonranın bize ait olduğunun hiçbir garantisi yok.

Bunu insan bazen bir hastane koridorunda daha iyi anlıyor. Orada yaşın, makamın, paranın, planların bir anlamı kalmıyor. İnsan yalnızca insan oluyor. Bir haber bekliyor. Bir kapının açılmasını, bir doktorun söyleyeceği birkaç kelimeyi, bir yakınının iyi olmasını…

Ve o an, dün çok önemli görünen şeylerin aslında ne kadar küçük olduğunu fark ediyor.

Hayat zor.

Bunu inkâr edecek değilim. Hepimizin taşıdığı yükler, yetişmeye çalıştığı işler, kaygıları, kırgınlıkları var. Bazen insan sadece günü tamamlayabilmek için bile büyük bir çaba harcıyor.

Ama hayat zor olduğu kadar kısa da.

Belki de bu yüzden kendimize biraz daha iyi davranmayı öğrenmeliyiz.

Her şeyi büyütmemeliyiz. Her kırgınlığı yıllarca taşımamalıyız. Her sözü üzerimize almamalı, her insanın ardından kendimizi tüketmemeliyiz.

Tasavvufun insana hatırlattığı en önemli şeylerden biri de bu değil mi? Dünya kalıcı bir yurt değil. İnsan burada bir yolcu. Sahip olduklarımız da ömrümüz de bize emanet.

Yunus Emre'nin başka bir dizesi geliyor aklıma: “Geçer bu eyyamlar, ellere girmez.”

Günler geçiyor ve geçen gün geri dönmüyor.

Gençliğimiz de böyle geçti. Dün sandığımız yıllar aslında yıllar önceydi. Bir zamanlar çok uzak görünen yaşlar geldi, geçti. Bazı insanlar hayatımızdan çıktı, bazıları sessizce uzaklaştı. Bazı evlerin ışığı söndü. Bazı sofralarda artık bir sandalye boş kaldı.

Ve biz hala sanki hiç vaktimiz yokmuş gibi değil, hep vaktimiz varmış gibi yaşıyoruz.

Belki biraz durmak gerek.

Bir sabah uyandığımızda sağlıklı olmanın, sevdiğimiz bir insanın sesini duymanın, bir dostla aynı masada oturmanın, bir fincan kahveyi sakince içebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu fark etmek gerek.

Belki hayatın anlamı, çok şey biriktirmekte değil; elimizdekilerin farkına varmaktır.

Daha az kırmak, daha az kırılmak…

Daha çok sevmek, daha çok şükretmek…

Söylenecek güzel sözleri yarına bırakmamak…

Çünkü yarın bize verilmiş bir söz değil.

Bugün elimizde.

Şimdi elimizde.

Hastaneden çıkarken yine o koridora baktım. İnsanlar hâlâ bekliyordu. Hayat da bütün sessizliğiyle devam ediyordu.

Ben ise içimden tek bir şey geçiriyordum: Hayatı ertelememek gerek. Çünkü belki de hepimiz, Yunus Emre'nin dediği gibi, bu köprüden geçiyoruz.

Ve insan, köprünün ne zaman biteceğini bilmeden yürürken, yol boyunca kalbini kırmadan, gönül almaktan, sevmekten ve şükretmekten başka neyi gerçekten yanında götürebilir?

Bu cuma, kendime de bunu hatırlatmak istiyorum:

Hayat kısa.

Hayat zor.

Ama hâlâ elimizde olan bir hayat var.

Onu hoyratça harcamayalım.

Hayırlı Cumalar.

Sevgilerimle,

{ "vars": { "account": "UA-91479741-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }