Yıllardır dilimin döndüğünce konuşuyor, yazıyor ve anlatmaya çalışıyorum. Sözün insana ulaşabileceğine, bir cümlenin bazen bir düşünceyi değiştirebileceğine inananlardanım.
Fakat bugün, bütün bu çabanın içinde kendi direncimin de kırıldığını hissediyorum.
Çünkü etrafımıza baktığımızda yalnızca tartışma kültürümüzün değil, ortak değerlerimizin de aşındığına tanıklık ediyoruz.
Saygı azalıyor. Tahammül tükeniyor.
Bir atasözümüz vardır: “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.” Ne var ki bugün çok konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Bazen konuşmak, anlaşmanın değil; birbirimizi susturmanın, küçümsemenin ve yaralamanın aracına dönüşüyor. Tam da bugün olduğu gibi.
Bakıyorum da herkes birbirine ne kadar da düşman…
Küfürler havada uçuşuyor, hakaret sıradanlaşıyor. Bir fikre itiraz etmek yerine, o fikrin sahibine saldırmak neredeyse olağan kabul ediliyor.
Oysa konuşmak başka, iletişim kurmak başka.
Sesimizi yükseltmek haklı olduğumuzu göstermez. Bir başkasını susturmak bizi daha bilgili yapmaz. Bir insanı aşağılamak da savunduğumuz fikri daha değerli hâle getirmez.
Ne zaman bu hâle geldik?
Ne zaman farklı düşünmek, düşman olmak anlamına gelmeye başladı?
Ne zaman “Ben böyle düşünüyorum.” demek, “Senin böyle düşünmeye hakkın yok.” anlamına gelir oldu?
Sosyal medya bu dönüşümü daha da görünür hâle getirdi. Birkaç saniye içinde yazıyor, gönderiyor ve çoğu zaman karşımızda gerçek bir insan olduğunu unutuyoruz.
Biz ise onu tanımadan etiketliyor, anlamadan suçluyor, dinlemeden mahkûm ediyoruz.
Çünkü artık insanları insan olarak değil, “bizden” ve “onlardan” diye görmeye başladık.
Herkes kendi doğrusunun içine kapanıyor. Farklı bir ses duyduğunda onu anlamaya çalışmak yerine tehdit olarak görüyor.
Oysa hayat, yalnızca bizim penceremizden görünen manzaradan ibaret değil.
Farklı düşünmek düşmanlık değildir.
Birbirimize katılmayabiliriz. Tartışabilir, hatta bazı meselelerde sert biçimde karşı karşıya gelebiliriz.
Ama bütün bunları birbirimizin insanlığını incitmeden yapabiliriz.
Çünkü hiçbir fikir, bir insanın onurundan daha kıymetli değildir.
Haklı olduğumuza inanabiliriz; fakat haklı olmak bize kırma, aşağılama ve hakaret etme hakkı vermez.
Bugün birbirimize yönelttiğimiz öfkenin yarın nasıl bir bedelle karşımıza çıkacağını bilmiyoruz.
Birbirimizi tüketiyoruz.
Oysa bu toplumun daha fazla düşmanlığa değil; biraz daha sükûnete, anlayışa ve vicdana ihtiyacı var.
Belki de artık bir an durup kendimize sormalıyız:
Biz ne zaman birbirimizi anlamaya çalışmayı bıraktık?
Ne zaman haklı çıkmayı, anlaşılmaya tercih ettik?
Ne zaman kazanmanın, karşımızdakini kaybetmek anlamına geldiğini unuttuk?
Farklı düşünebilir, tartışabilir, birbirimize itiraz edebiliriz. Ama bütün bunları insanlığımızı kaybetmeden yapabiliriz.
Çünkü hâlâ konuşabilir, hâlâ dinleyebilir ve bütün farklılıklarımıza rağmen aynı hayatın içinde olduğumuzu hatırlayabiliriz.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha yüksek sesle konuşmak değil…
Birbirimizi yeniden duyabilecek kadar sessizleşmektir. Oysa hepimiz hayatın içinden öyle ya da böyle geçip gideceğiz. Bunu hiç düşündünüz mü?…